Yer altında ezilenler...

Seçil Ercan


Bu yazıyı yazdığım dönemin, gündemle örtüşmesi bir tesadüf değil. Kader hiç değil. Çünkü özellikle 2004 yılında özelleştirmelerden sonra maden faciaları artışa geçti. Sırf 2010’un ilk 5 ayında 42  patlamada 37 işçi öldü. Yazının denk gelmesi gibi olayların kendisi de elbette kader değil. Maden ocaklarında, tersanelerde yaşananlar olsa olsa bir cinayet (katliam/iş cinayeti)… Olsa olsa bir “sınıfkırım”…

Condition of Modern Man

 Tuba Karaboz
İşte tüm ihtişamıyla modern man
Emek film sunar.
Zırhlara bürünmüş
elinde mızrağı başında miğferi
ölümüne savaşa hazır
Gözlerine Don Kişot yerleşmiş
Kulaklarında Michel Foucoult
Ağzında sıkışmış Wittgenstein
Mızrağı,mağrur Nietzsche
Alnında yazılı Hegel
Miğferi sımsıkı sarmış başını
Baudrillard miğferin ucundaki dalgacı bir tüy
Plato tabanlardan dayanıp,
ayaklarda sağlam bir yer edinmiş.
Sade arsızlıkla kalçaya ve cinsel organlara
egemen olmuş
Freud,göbek deliğinden sarkıyor.
Eller Becerikli Mill'in elleri
Ve karşısında devasa düşmanı

bir uğurböceği.
Modern manimiz şaşkın dehşete düşmüş
kulakları uğulduyor
alnı kırışmış
dili kesik konuşamıyor
bir de altına yapmış
miğferi sıkıyor
ayaklarında mayasıl
yaşlı elleri titrek,zorlanıyor mızrağı tutmakta
uğur böceği umarsız.. 

Bir Nisan Akşamının Ardından

Nilüfer Çifçi

 "Ama zaman her sonsuzlaşmasını
Hiç yitirmediği anlarından anlar"
Oruç Aruoba

Nazım Hikmet Kültür Merkezi, Kadıköy randevularının nian yeri olan boa heykelinden Bahariye’ye doğru kıvrıldığınızda sol kolun üzerindeki ilk sokağın -Ali Süavi Sokağı’nın-  üzerinde. Yenilerde bu sokağa Sanatçılar Sokağı da deniyor. Sokağın başında yüksek duvarlı Surp Levon Ermeni Kilisesi var. Parmaksızoğlu isimli bir Ermeni’nin Bahariye Caddesinden Hasırcıbaşı Sokağına kadar uzanan büyük bir bağ olan bu arsa 1890 da ölümünden sonra varisleri tarafından parsellenmiş bir parçası da kilise yapımı için kurulan “Ermeni Katolik Cemaati Vakfı”na verilmiş, cemaat 1911 de kiliseyi yaptırarak ibadete Surp Levon ismiyle açmış. Sokakta kültür merkezine doğru yürümeye devam ederken sağlı sollu cafeler, sanat atölyeleri, medikal malzeme satan dükkânlar ve bir de dişçi var.  Her ne kadar yüksek duvarlarından dolayı Kültür Merkezinin içerisi başta fazla görülemese de kilisenin mimarisiyle paralel olduğunu seziyor insan. Üç katlı taş bina kilise gibi yüksek avlu duvarıyla çepe çevre sarılmış. Binanın yola bakan yüzünde kuru sarmaşık dallarının hala izi var, alınlıklı muntazam pencerelerin simetrik olarak her kata yayılmış olmasından mı bilinmez bir zamanlar okul olduğu hissini uyandırıyor. Sonrasında da eski bir yatılı Ermeni İlk mektebi olduğunu öğrenmek doğrusu şaşırtmıyor insanı.

Eğin (Kemaliye)

Didem Çınar - Murat Engin Ünal


Burası bir ada, denizinin Fırat olduğu… Şu dağların ardında Fırat’ın dolambaçlı bir kolu daha var sanki… Karşısı da komşu ada, kanyonun öbür yakası, taş yolun ev sahibi… Burası herhangi bir anakaraya ait olamaz. Olsa olsa bir ada, yalıtılmış, korunaklı…
Atletik bünyemle Kemaliye Doğa Sporları Şenliği’ne katılmaya heves ettim. “Ata sporumuz tracking (dağ bayır tırmanma) ve rafting (azgın sularda bota binme) yaparım sonra da keyfime bakarım”  anlayışıyla katıldım. “Yürüyüş ayakkabım yok, ya kayarsam” diye düşünürken, 10-70 arası yaş ve spor-sandalet arası ayakkabılılar grubuyla düştük dağların yoluna. Daha önce bir spor şenliğine katılmışlığım yok, o yüzden spor şenlikleri hep mi böyledir bilemiyorum ama ben Eğin’i yerden göğe sığdıramazken “İyi de her şenlikte bu böyledir” diyecek olursanız Eğin’in dağlarından, Fırat’ından ve insanlarından tokat gibi cevaplar yükselebilir.

Salıncak

Pınar Özcanlı


Hangi kelime eksik kaldı bilinmez, ama cümlem bir hiçi anlatmaya meraklı başladı konuşmaya. Kaçan yoktu elbet, duvarın dibinde oturmuş, kahverengi bir zamanı bekliyordum. Yaramaz bir çocuğun koyu pembe kaleminden çıkmış çizgileri, duvarın buraya ait olmadığının ispatıydı. Duvar oradaydı, ben de içinde, ya da dışında bilinmez.
Arası.
Yanımda bir salıncak. Önümde bir çocuk. Kaçmalı mı, beklemeli mi diye düşünmeye dalmışken gözüme takılıyor, çocuğun yanlış bağlanmış ayakkabıları. Küçükken terlikleri ters giyerek başlar insan isyan etmeye aslında. Kalın çerçeveli gözlüklerimi burnuma doğru itip konuşmak istiyorum onunla. Saçları kızıl çocuğun. Bir oyuncu edasıyla süzülüp salıncağa doğru ilerliyor çocuk. Salıncak kırmızı olmalı ya da yeşil. Hatırlamıyorum.
Yaşlı adam elindeki testiden yavaşça döküyor suyu, pencere kenarındaki çiçeklerine. Çiçekler ılık bir Türk filmi havasında; menekşe mor, sardunya sarı. Koyulaşıyor renkler ihtiyarın gözünde. Ağır aksak yaklaşıyor karısı arkasından. Perdenin islenmiş kısmına gözü takılıyor kadının, elinde ufaktan bir bez, titiz olmalı kadın. Balkonun penceresinden aşağı takılıyor bakışları adam ve kadının. Sokak sessiz.

Sen, Çocuk

Bilal Gecü


Koşarak yanıma gelmiştin hayalindeki renklerle. Başkaları bilemez bunu, tek sen bilirsin çocuk! Ve daha marangoza adımımızı attığımızda, havadaki  ahşap kokusu ile birlikte, içindeki güzel uyanışların bir kısmının üstü örtülmüştü bile. Bunu da ben bilirim...
Uçurtma yapmak için ne lazım dediğimizde, “çıtalar”, denmişti, “çıtalar!”. “Marangozdan bulabilirsiniz”. Gittiğimiz yarım bodrum bir dükkandı ve tüm marangozlar gibi eşikten üç basamak aşağıya inmek gerekirdi. Elimizde değişik boylarda ince çıtalarla atölyeden çıktığımızda şaşkındık, onlarla ne yapacağımızı bilemez halde yolun ortasında birbirimize sokulmuş çaresiz bekleşiyorduk. Ne yapacaktık şimdi? Benim babam mesela uçurtma yapmayı bilmezdi, annem de öyle. Okuldaki çocuklara da soramazdım, bilmediğim anlaşılsın istemezdim. Sana gelince, senin bunları soracağın kimsen de yoktu. Bana baktın dikkatlice, sanki benim her şeyi başarabilecek biri olduğuma inanmıştın. Uçurtmayı birlikte çattığımızı hayal ettin, kuyruğunu özenle hazırlayıp eklemişiz peşine sonra onu rüzgara nazlı nazlı salınmaya bırakmışız. Başımız gökyüzünde delice bir koşu tutturmuşuz, sen ve ben. Anlattın bana bunları. Anladım seni, çocuk!

Bir Parça

Murat Engin Ünal 

- Bizi burada sigortasız çalıştırıyorlar.
- Ne! Nasıl olur böyle bir şey…
- Vallaha öyle.
Kendini iyi hissetmediği için işten erken dönmüştü. Apartman görevlisinin hanımı bir senedir, iki haftada bir olmak üzere temizliğe geliyordu evine. Güvendiğinden –bir de kıymetli eşyası olmadığından– anahtarı bırakırdı Çilay Hanım’a. Pek karşılaşmazlardı o yüzden. Sabahtan parasını tezgâhın üzerine bırakır çıkardı evden. Enerjik, şişman ve konuşkan olan bu kadını severdi. Minnetle karışık bir suçluluk duygusuyla normalin biraz üzerinde ücret verirdi. Gene de bu içini rahatlatmaya yetmezdi. Keşke ona maddi olmayan bir yardımda bulunabilseydi. Bir keresinde çocuklarına matematik anlatabileceğini söylemişti. Hiç anlatmadıysa da bu teklifi etmiş olmak daha sonraları içini rahatlatacaktı.
Merhaba,

Mayıs ayının çağrışımlarına selam veren bir sayıyla karşınızdayız. Mart sayısında “kadın” konusuyla başlattığımız dosya denemesine “emek” konusuyla devam ediyoruz.
Silikozis hastalığından Tekel direnişine, polis şiddetinden güneyde bir bekçi kulübesine kadar uzanan bir dizi konuya dokunduk. Emek dosyası tasarısı, yazı gönderenlerin ellerinde biçimlendi, bu hâli aldı.
Aslında emek konusuyla ilgili dosya herhangi bir ay yapılabilir ve her ay yinelenebilir. Çünkü işçi haklarının gaspı, işçi ölümleri, çocuk işçiler gibi sorunlar her an karşımızda, yanı başımızda. Konuyla ilgili yazmak isteyenler için ne yazık ki sınırsız malzeme var.
Ayın en önemli  gelişmesi, 200 bini aşan insanla dolup taşan Taksim Meydanı, 1 Mayıs. Biz de alandaydık. Daha güzel, daha anlamlı 1 Mayıslar göreceğimizi düşünüyoruz.

26 Mayıs’ta genel grev var. Ayın diğer önemli gelişmesi olması umuduyla.

Tekrar görüşmek üzere.

Kasten Adam Öldürmek

Kaya Tokmakçıoğlu

- … Sonra bıçağı sağ böğrüne sapladım. 
Sesi hafif titriyor. Bunca yılın acısını saniyelere sıkıştırmak müm-künmüş gibi. İsmi Nermin. İlçedeki genelevde çalışıyor. Dar omuzları, önceden iki çocuk taşımış kalçaları ve yıpranmış cildi insanın ilk bakışta onu daha yaşlı zannetmesine sebep. Nadiren gül-düğünde gerçek yaşı ortaya çıkıyor. Üst dişlerini alt dudağına geçirip sağ elini yumruk yaparak konuş-maya devam ediyor.
- Bana orospu dedi. Bana kimse orospu diyemez hâkim bey.
Bir cumartesi öğleden sonrası. İlçedeki genelevin her zamanki sakinliğinden eser yok. Nermin, 103 numarada yere serdiği adamın yanında. Elinde ucundan kan dam-layan sustalı, gözleri boş bakan adama bakıyor. Genelevdekiler çığlık çığlığa. Tepişmeleri duyan Mama Macide odaya girdiğinde karşılaştığı manzara karşısında şu ifadeleri veriyor.

Ölüme Yatanlar


İlker Kayı


Şikâyetin ne? Nefesim daralıyor, öksürüyorum. Ne kadar zamandır var? Baya oldu. Yaş kaç? 32. Sigara içer misin? Yok. Ne iş yaparsın? İşsizim. Konfeksiyonda çalışırdım evvelden.
***
Moda eski(til)mişe rağbet edince, tekstil iş kolları arasında da hızla bu talebe arz yaratmak için bir akım oluşuverdi. Öyle rağbet yağdırdı ki moda, en hızlısından eski(til)miş kot sürülmeliydi piyasaya. Malum, insanlar böyle severdi artık kot pantolonu: Beyazla(tıl)mış.
Peki; nasıl olacak ki bu hızlı üretim? Yalnız hız da yetmez, bir de ucuz olmalı. Maliyet kârın en beter düşmanı. Öyle bir düzenek kurmalı ki seri üretimle bir sürü kot pantolon, birazcık paraya ve emeğe mal olmalı.

Yargılı İnfaz

Ronay Ak

İşte bir infaz daha: “Polis çocuğu alnından vurdu” (bkz. Radikal, 15 nisan).  Haberi okuduktan sonra üzüntü ve kızgınlık içerisinde bu yazıyı kaleme almaya karar verdim.
Devlet tarafından polis/güvenlik güçleri sıfatıyla eline silah verilmiş birileri, hammurabi kanunlarını uygular  misali, kendi borusunu öttü-rüyor, can almaya devam ediyor.  Tabi, minareyi çalanlar, kılıfı uydur-makta da başarılılar, savunma ifadeleri hep benzer: “kişi bıçakla mukavemet gösterdi, yaşanan arbedede polisin silahı ateş aldı ve kişi yaralandı (öldü)”. Nedense bu arbedelerde güvenlik güçlerine  (ben onlara “güvensizlik güçleri” demeyi tercih ediyorum)  değil de hep karşı tarafa olan oluyor. Olay yalan/yanlı ifade vermekle de bitmiyor, yargısız infasızı yapanlar ve yandaşları, olayı gören şahitleri de bir şekilde tehdit ederek susturma ve sindirme yoluna gidiyorlar.

Akşamüstü

Aslı Umut İbikli

Köprüyü geçip Tarlabaşı Bulvarı’na gelince trafik sıkışıyor. Rampayı karıncalarla aynı hızda tırmanıyoruz neredeyse. Bir an önce işe gitmek istiyorum, hatta geç de kalacağım kesin ama taksinin içinde oturmaktan başka yapacak bir şey yok. Fakat başka bir zaman İstanbul trafiğine lanet okutacak olan bu durum, Haliç’ten yavaş yavaş batan güneşin eşsiz manzarasını seyretme imkânı sağladığı için hiç de rahatsız etmeyen bir hâle dönüşüyor benim için. Kırmızılı-turunculu güneş o kadar kocaman, o kadar kocaman  ve o kadar yakın ki, sanki yanımdaki boşlukta oturmakta. 10 dakikada bir 1 metre ilerlediğimize göre taksiciye “1 dakika, hemen geliyorum.” diyebilir, adamın “Deli mi ne?” diyecek olan muhtemel şaşkın bakışlarına aldır-mayarak karşı şeride geçip iki kare günbatımı fotoğrafı çekebilir ve geri dönüp tekrar arka koltuktaki yerimi alabilirim. Neyse… Bu deliliği biraz erteleyip normal insanlar gibi davranayım şimdilik… Nasıl olsa daha çok olur bu manzaradan.

Karanlığın İçinden Yükselirken

Öner Temur - İsmail Çeçen

 Sisten göz gözü görmüyordu. Yüreğinde yanan ateşin üstüne soğuk gözyaşı damlaları düşü-yordu. İlginçti, üşümüyordu. Böyle devam edebilirdi. Bu durum ona, tuhaf bir keyif de vermiyor değildi. Ama nasıl kurtulacağını bilmesi gerekiyordu, zira fark etmesi gereken mesaj buydu. Bu ikilemler düzleminde feryatlarla dolu yüreği, beyninin kölesi olan ayaklarına hükmedemiyordu. Fütursuzca mı hareket etmeliydi bilemiyordu.              - Ayaklarım, dedi. Beynimin hükümdarlığını devrediyorum size, nereye gittiğinizi sormayın bana.
Ayaklar yola koyuldu. Adımlarının aceleciliği dışarıdan bakanlar için yağmurdandı, kendine göre ise o kendinden kaçıyordu. Kendini aramıştı çoğu zaman ve sonunda bulmuştu da. Her şeyin tam olmadığı yarım yamalak bir yaşamda en azından kendi tam olmalıydı. Ama hayır olmamıştı, o da yarım kalmıştı… Çaresiz, umarsızca yürüyordu yollarda, varacağı yeri bilmiyordu ve bu yüzdendi gittiği yerin öneminin olmayışı.


ÖSS = İnternet ya da Emniyet

Sel Yoldaş Akar


Her işini son ana bırakan insanlardansanız hep aksilikler ve kuyruklar ile mücadeleyle geçer son anlar. ÖSS’ye girme konusunda tecrübeli olduğum için –ki sanırım benim girdiğim sınavların sayısı bir basket takımının sahadaki oyuncu sayısını geçti ve yüce ÖSYM bu çabamı herhangi bir şekilde ödüllendirmezse yakında futbol takımı da oluşturacağım- her yıl sınav başvurusu yaptığımda sınav içeriği ve başvurusuyla ilgili birtakım değişiklikler olduğunu görüyorum (Bu arada ilk sınava girdiğim senenin ÖSYM başkanı ölmüş, gazetede okudum ölüm haberini. Çelenk yollamadım. Hakkımı da helal etmiş değilim) ve ben bu değişikliği son anda öğrendiğim için telaşım bir kat daha artar. Çalışarak okumak kolay değil. Sanırım ben okumak için çalışarak emekli olan ilk insan olacağım ancak yatırılmayan sigorta primlerim var.

Beyaz Yakalı Yabancılaşma

Ayşe Orbay Kaya

 Elime kağıt kalem alıp yazmayalı ne kadar çok zaman oldu. Eskiden neden yazardım, yazmayı neden severdim, hiç bir fikrim yok şu anda. Ama herhalde her yazının ortak noktası yazarının yalnız olması. Ben de şu anda Beşiktaş'ta, iskeleye yakın bir büfede yalnız oturmak ve otuz dakikadan fazla süre geçirmek zorundayım. Yıllardır hayal ettiğim bir durum aslında.
Ümraniye'de bir binanın zemin katında kısılı kalmış dakikaları sayarken hep Beşiktaş'ta olmayı düşledim. Yıllarca... Önce o binanın dışında olmayı, sonra Beşiktaş’ta olmayı, sonra Beşik-taş’ta deniz kenarında çay içiyor olmayı. Hayat, şanslı bir azınlık dışında, hiç tanımadığın insanlar arasında bir binada tıkılı kalmayı zorunlu kılıyor. Eğer eğitim hayatında yeteri kadar acı çekmiş ve ayrıcalık kazanmışsan, en fazla bir binadan çıkıp diğerinde hapsolmayı seçme özgürlüğünü elde ediyorsun.

Okyanusa Uzanan Boşluk

Pınar Özcanlı

 Aslında onunla tanışmam daha önce bir zamana rastlar. Her şeyin farkında olmama rağmen hiçbir şeyin farkına varmıyormuş gibi yaşıyordum. O gün hangi sinirle çıktıysam evden, merdivende çözülen bağcıklarıma takılıp düşmüş, sonra kimbilir hangi düşüş açısı beni betona ittiyse, dizimde bir çizik belirmişti. Günler ne kadar aksiydi. Önümde buz kesmiş bir soğuk değil, günlerce içimizi mahveden, suratımda kırmızı izler bırakan bir sıcak vardı. Sarıyı sevmediğimi fark etmem, alerjim yüzünden güneşe bakamadığım günlere rastlar. 

Günahların Bekçisi

Nilüfer Çifçi     

  Birçok şehrin lojmanlarına, pazaryerlerine, kırlarına yayıldı çocukluğum. Birçoğunun da kapısını araladım. Kimi dağ yamacında, kimi ırmak ağzında, kimi de bir ovanın göğsünde sessizce yazgısına boyun eğen ama her birinin kendine has sedası olduğuna inandığım istasyonlardı. Bazılarını çok sevdim, içim içime sığmadı “işte burada yüzlerce yıl yaşanır” diye ünlemek geldi. Çarşılarında kapı önlerine attıkları sehpaların etrafına sıralanmış minicik hasır taburelere sığışıp tavla oynayan, zar tuttukları için birbirine takılan esnaflarıyla tanışmak istedim. Çocuk olasım geldi. Çember çevirip bayramlarda koca bir torbayla tüm mahalleyi dolaşmak şeker mendil çorap toplamak istedim. Bazılarında da gözümü ufuk çizgisine dikip beni kurtaracak treni bekleyip durdum.

Yüzünde Bir Yer

Yazar: Sema Kaygusuz
 “Yüzünde Bir Yer”, Sema Kaygusuz’un ikinci ve son romanı. Öykülerinde ve ilk romanında hissedilen okuyucuyu kurduğu dünyanın hemen içine çeken, etrafını saran dil bu eserde de hissediliyor. Dersim sürgünü bir babaanneden yola çıkarak, politik tezlerle ahkâm kesmeden, Hızır ve incir ağacı’na dair mitlerle örülü bir anlatıyla, bir kuşağın acılarının, pişmanlıklarının diğer kuşağa nasıl yabancılaşma, suskunluk ve suçluluk olarak taşındığı anlatılıyor. Kendine seslenen, kendini sorgulayan tonda yazılmış bu roman, okuyucuyu da aktarılan bu hislerle nasıl yaşandığı sorusunu sorgulamaya itiyor.

L’affaire FareWell (Elveda)

Yönetmen: Christian Carion
“L’affaire FareWell (Elveda)” bu seneki İstanbul Film Festivali’nde gösterilen filmlerden biri.  2009 yapımı filmin yönetmeni Christian Carion. Emir Kusturica’nın başrol oyuncusu olduğu film, 80’li yılların başında  SSCB’de geçiyor ve bir KGB subayının, Sovyetlerin komünist rejiminin yıkılmasını sağlamak için, Fransız bir mühendis aracılığıyla ABD’nin yakın müttefiki Fransa’ya önemli bilgiler sızdırması ile gelişen olayları anlatıyor. Filmin sonunda, kendinizi fillerin savaşında ezilen çimenler gibi ve/veya başkaları tarafından kurgulanmış ve yönetilen bir oyunun herşeyden habersiz bir piyonu gibi hissetmeniz olası. İzlenmeye değer..

El Secreto De Sus Ojos (Gözlerindeki Sır)

Yönetmen: Juan José Campanella
 Yeni emekli bir sorgu müfettişi, yaşıtlarının aksine emekliliğinde vaktini bahçe işleriyle meşgul olarak değil, bir roman yazarak geçirmeye karar verir. 25 yıl öncesinde yaşanan bir davayı konu ettiği romanı, ona anılarını ve geçmişinde bıraktığı kişileri yeniden hatırlatır. Gözlerindeki sır, bazı şeylerin asla unutulmadığını ve değişen herşeye rağmen değişmeyen tutkularımıza dair bir film. Yönetmen Juan José Campanella, polisiye türü için özgün sayılabilecek bir kurguyla, bir sonraki sahnenin ne olacağını sezdirmeden, izleyiciye hem  sessiz, karanlık ve mahrem bir odayı, hem de hınca hınç dolu bir stadyumu aynı incelikle sunuyor. Filmin mekanları kadar, karakterler arasındaki gündelik espriler, şakalaşmalar ve 70’ler Arjantin’in politik atmosferi hikayeyi zenginleştiriyor. Filmin, bu yıl en iyi yabancı film oscarını da aldığını hatırlatayım.