sinema etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sinema etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Zeynep’in, Dilber’in ve Ali’nin 8 Günü

Yönetmen: Cemal Şan

 Üç filmde üç ayrı karakterin 8’er günü anlatılıyor. Cemal Şan’ın birer yıl arayla çektiği filmler bir üçlemenin parçaları. Ortak tema, toplumdan kopuk bireylerin rutin hayatlarında aniden yaşanan dalgalanmalar ve sonuçları şeklinde özetlenebilir. Son derece sakin bir göle bir kaya atıp etkilerini izliyor gibi. Ama göl çok sakin… Filmlerin ilgiye mazhar kısmı burası. Nasıl ki güzel karelere sahip her film, iyi sayılamıyorsa, ağır ilerleyen her film de “sanat filmi” ya da “güzel” olamıyor. Hatta filmin yavaş ilerleyişi iyi planlanmamış ya da iyi işlenmemişse, ortaya kötü bir karışım çıkabiliyor. Belki Dilber’in 8 günü’nü dışarıda bırakarak şunu söyleyebiliriz: “yavaş yavaş ilerleyen sıkıcı filmler belki iyidirler ama ben anlamıyorum arkadaş” diyenler, iyi olmayan bir örneği için bu filmleri izleyebilirler. Belki bir ölçüt olabilir. Değinmeden bitirmeyelim, üçlemenin başrollerindeki kadınlar çok güzel fakat çok kötü oynuyorlar, erkekler çirkin ama nefis oynuyorlar. Ama yetmiyor işte.


L’affaire FareWell (Elveda)

Yönetmen: Christian Carion
“L’affaire FareWell (Elveda)” bu seneki İstanbul Film Festivali’nde gösterilen filmlerden biri.  2009 yapımı filmin yönetmeni Christian Carion. Emir Kusturica’nın başrol oyuncusu olduğu film, 80’li yılların başında  SSCB’de geçiyor ve bir KGB subayının, Sovyetlerin komünist rejiminin yıkılmasını sağlamak için, Fransız bir mühendis aracılığıyla ABD’nin yakın müttefiki Fransa’ya önemli bilgiler sızdırması ile gelişen olayları anlatıyor. Filmin sonunda, kendinizi fillerin savaşında ezilen çimenler gibi ve/veya başkaları tarafından kurgulanmış ve yönetilen bir oyunun herşeyden habersiz bir piyonu gibi hissetmeniz olası. İzlenmeye değer..

El Secreto De Sus Ojos (Gözlerindeki Sır)

Yönetmen: Juan José Campanella
 Yeni emekli bir sorgu müfettişi, yaşıtlarının aksine emekliliğinde vaktini bahçe işleriyle meşgul olarak değil, bir roman yazarak geçirmeye karar verir. 25 yıl öncesinde yaşanan bir davayı konu ettiği romanı, ona anılarını ve geçmişinde bıraktığı kişileri yeniden hatırlatır. Gözlerindeki sır, bazı şeylerin asla unutulmadığını ve değişen herşeye rağmen değişmeyen tutkularımıza dair bir film. Yönetmen Juan José Campanella, polisiye türü için özgün sayılabilecek bir kurguyla, bir sonraki sahnenin ne olacağını sezdirmeden, izleyiciye hem  sessiz, karanlık ve mahrem bir odayı, hem de hınca hınç dolu bir stadyumu aynı incelikle sunuyor. Filmin mekanları kadar, karakterler arasındaki gündelik espriler, şakalaşmalar ve 70’ler Arjantin’in politik atmosferi hikayeyi zenginleştiriyor. Filmin, bu yıl en iyi yabancı film oscarını da aldığını hatırlatayım.

Anadolu’nun Kayıp Şarkıları

Yönetmen: Nezih Ünen 
Müzik: Ağzında diş kalmamış nineden aşk türküsü, Alevi dededen Eşrefoğlu türküsü, âşık atışmaları, Gürcü şarkıları, pamuk işçilerinin türküsü, demir döven, kumaş dokuyan, orak biçen, kozadan ipek çekenlerin iş aletlerinin müziği, barak havası, gazel, çingene davul-zurnası, Süryani ilâhileri, Ermeni, Rum şarkıları, dengbejler (onların anlattıkları da müzik sayılır). Hepsi en özgün halleriyle, bindirilmiş enfes müziklerle... Halk oyunları: Yalçın kayaların tepesinde kartal, Alevi semah, Mevlevi sema, kılıç-kalkan, Karadeniz yeşilinde horonlar, kukla gibi giyinerek oynanan âşık-maşuk, zeybek, köçek, Çerkes oyunları... Hem seyredin, hem dinleyin, hem hayran olun, bayılın, yönetmen-müzisyen Nezih Ünen’e, öbür emeği geçenlere teşekkür edin.

8. Uluslararası Gezici Filmmor Kadın Filmleri Festivali

2003 yılında kurulan Filmmor Kadın Kooperatifi, her yıl kadınların sinemadaki görünürlüğünü artırmak, itiraz etmek, üretmek ve düşlemek için kadın filmleri festivali organize ediyor. Bu yıl festivalin tek bir teması yok, yeryüzünün çeşitli parçalarından kadınların umutsuzluktan umut çıkaran filmleri, kadınlardan umut var… 20 ülkeden 53 film, panel ve söyleşiler ile İstanbul, Kars, Sinop ve Creteil-Paris’te seyirciyle buluşacak. 12-21 Mart 2010’da İstanbul’da, Fransız Kültür Merkezi, Goethe Enstitüsü, İstanbul Modern salonlarında izleyebiliriz…

Soul Kitchen

Yönetmen Fatih Akın
†    Tezat karakterlere sahip iki kardeşin hikayesini anlatan film, bu tezatlığı komik bir dil ile sunuyor bize. Farklı işlense izleyiciyi koltuğa gömebilecek bir konuya kahkahalar attırmak Fatih Akın’ın başarısı olsa gerek. Müzik konusudaki seçiciliği diğer  filmlerindeki kadar olmasa da kendini hissettirerek filmi nitelikli kılmış. İzleyin muhakkak derim ben.

†    Eski ama sıcak bir mekana sıkışıp varolmaya çalışan bir kaç insan... Onların ayakta kalma çabası ve tutunurken bir arada oluşları... Hikaye bunları anlatıyor, oyuncular da iyi oynuyor. Komedi kısmı absürd sayılabilecek durumların hikayenin içine serpiştirilmesinden ibaret ama iyi gülüyorsunuz. Bu sıcak filmi mutlaka seyredin.

İki Dil Bir Bavul

Yönetmen: Orhan Eskiköy ve Özgür Doğan
  
  †   Filmin anlattığı, yanı başımızda yaşayan ve Türkçe’yi ilkokulda öğrenen arkadaşlarımızın, ağbilerimizin, ablalarımızın, kendimizin trajik-komik hikâyesidir. Yıllardır yaşanan, gözlenen, dinlenen, kimilerince de abartı bulunan bir durum abartı içermeyen, yalın ve güzel bir belgesel olarak aktarılmış. Son zamanlarda yapılan “açılım” tartışmalarını, öznelerin yaşadıklarını göz önüne alarak değerlendirebilmek için güzel bir fırsat sunuyor. 
†   Çoğunluğun farkında olmadığı çarpıklıklardan birisini anlatan güzel bir film. İnsanların yokluklarına üzülüyorsunuz; daha Türkçe bilmeyenlere okuma yazma öğretmeye çalışmanın garipliğini fark ediyor, üstelik doğudaki köylere ancak yeni mezun öğretmenleri gönderilebildiğimizi görüyorsunuz. Durumu tüm basitliğiyle ortaya koymuşlar. Bence gidin.


Bornova Bornova

Yönetmen: İnan Temelkuran

 † “Bizim bir bakışmamız oldu”
Herkesin okula ya da işe gittiği saatlerde mahallede kalan erkeklerin hikâyesi. Sakin akan bir film. Geçim sıkıntısı, kadın erkek ilişkilerindeki çarpıklık ve serseriliğe bulanmış nostaljik bir mahalle ağbiliği ilk dikkati çekenler. Filmden çıkıp yürürken, 80 sonrası yozlaşmaya ve yalnızlaşan bireyin çıkmazlarına göndermeler anlaşılmaya başlanıyor. Antalya’nın portakalları ne kadar güvenilmez hale gelmişse de, bu sefer jürinin seçimine kulak vermek gerekiyor.

 † Bornova Mornova
Filmin ele aldığı konular, günümüz gençlerinin yaşadıkları genel sorunlara işaret etmekte, bu açık. O zaman, bu gençlerin nerede yaşadığının ne önemi var diye düşünüp  ‘Ha Bornova Ha Mornova’ dedim ben de. Ama bir de baktım ki, Bornova’nın kelime anlamı Farsça kökenli olup ‘dış, harici’ anlamına gelmekteymiş.... Yönetmen, kelime oyunu seven biri midir, yoksa bu zorlama sadece kendimi tatmin etme çabası mıdır bilinmez. Ama kenar mahalle çocuklarının, bir bakıma ‘dış’lananların isyanına kulak verdiğimiz bu filmde, kimlerin neyi nasıl ‘dış’lamaya zorladığını gördüğümüz yetmiyor, en yakınımızdakinin bile ne kadar dışımızda olabileceğini görüyoruz...

Looking For Eric (Eric’i Aramak)

Yönetmen: Ken Loach

†   “Cıvata deliğine de girsen, gelir seni bulurum. Neden biliyor musun? Çünkü ben bir postacıyım.”
“Ekmek ve Güller” ve “Özgürlük Rüzgarı” filmlerini izledikten sonra, kafanızda oluşacak Ken Loach tarzını, sadece sinematografik açıdan bulabileceğiniz bir film. İkiye bölünen kişiliğinin diğer parçasını Eric Cantona ile dolduran postacı Eric Bishop’un geçmişiyle yüzleşmesi, işi ve ailesiyle sorunları konu ediliyor. En büyük destek Eric Cantona ve Manchester United’dan.  Dostluk güzel şey, üstelik kötülerle de dostlarımız sayesinde başa çıkabiliriz, tamam. İzlemesi de gayet keyifli. Ama bu kadarını pek çok yönetmen yapabiliyor. Ken Loach’dan başka türlü derinlikler bekliyorum açıkçası.

†    Popüler kültür öğelerinin hayatımızın hangi noktalarına ne derece dahil olabildiğini gördüğümüz filmde, günümüzün vazgeçilmezlerinden olan futbol, youtube vs gibi eğlence araçlarının sanatsal bir şekilde ele alınışına tanıklık ederken şaşırmıyoruz. Çünkü bizler de onlardan biriyiz. Peki, biz de Eric gibi kendimizi, şizofrenik ruhumuzun en yakın dostu olan bir futbol kahramanında mı arayıp bulmalıyız? ‘Tabi ki de hayır,’ dediğinizi duyar gibiyim. Ama sıradan insanların popüler kahramanlarının onlara verdiği güç, bazen yıllar sonra bir sevgiliye kavuşma çabasına bile dönüşebiliyor. Üstelik bu duruma tanıklık eden seyirciye çok keyifli dakikalar sunabiliyor.

†    Hayran olduğu ünlü bir futbolcuyla kurduğu şizofrenik ilişki sayesinde, hayatında ters giden bir takım şeyleri çözmek için sahip olduğu gücün farkına varan (uyuşturucunun da etkisiyle tabi) Eric’in, insanın içini buran gariban hallerini tebessüm ile izliyoruz. Pek orjinal olmayan konusu kaliteli oyuncular sayesinde kotarılmış olan film, hassas yerlere herhangi bir film kadar dokunuyor, bu anlamda sizi çok sarsamıyor. Yine de izlemeye değer.