Kaya Tokmakçıoğlu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kaya Tokmakçıoğlu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Kızıl Yıldız: Bolşevik İdeolojinin Romana Yansıması (II)

Kaya Tokmakçıoğlu
Güvence altına alınmış özgürlük ve eşitlik
Partinin ve partiyi destekleyenlerin kulaklarına daha hoş gelen Bogdanov’un Bolşevik ideoloji için oldukça önemli olan konuları ele alışıdır. Marx ve Lenin’de merkezi önemde olan eşitsizlik ve sömürü romanda işçilerin ve toplumun daha alt tabakalarında olanlarda yankısını bulur. Burada Bogdanov ütopyacı bir devlette özgürlük ve eşitliğin nasıl sağlanacağı ve garanti altına alınacağını açıklar ve bunun etrafındaki sis perdesini kaldırmaya çalışır.

Kızıl Yıldız: Bolşevik İdeolojinin Romana Yansıması (I)

Kaya Tokmakçıoğlu
Aleksandr Bogdanov’un Kızıl Yıldız’ı Rusya’nın siyasal ve toplumsal ortamını altüst eden ve böylece politik söylemi Çarlık’tan, halkın iradesini yansıtan siyasi partilere geçiren 1905 devriminin rüzgârında yazılmıştır. Aynı dönemde 19. yüzyıldan devralınan, kentlere akın, artan okuma-yazma oranı ve yeni bir entelektüel sınıfın oluşması şeklinde özetlenebilecek bir modernizm de Rusya topraklarında gerçekleşiyordu. Toplumsal düzlemdeki bu yarılma beraberinde kitle partisine olan destek ve siyasi propaganda mekanizmalarının gelişkinliğinin artması gibi birçok siyasal değişime yol açıyordu. Çarlık Rusyası artan şekilde kırılganlaşıp siyasallaştıkça Bolşevikler yeraltından çıkıyor ve ideolojilerini sıradan parti üyeleri veya halka anlatabilmek için farklı yöntemler geliştiriyorlardı. Kitlelerin hızla siyasallaştığı bu ortamda, Bogdanov’un Kızıl Yıldız’ı da, Bolşevik ideolojinin siyasi bir roman aracılığıyla oluşturulma çabası olarak görülebilir.

Aydınlık Bir Beyin José de Sousa Saramago

Kaya Tokmakçıoğlu

 “Eskiden bana ‘iyi adam ama komünist’ derlerdi; şimdi ‘komünist ama iyi adam’ diyorlar”

“Dünya öyle güzel ki, öleceğime yanıyorum” diyordu son yıllarda kendisiyle yapılan bir söyleşide. Gelenekleri, kurumları, ölüm karşısında insanların verdiği tepkileri ve ölümün yanlış değerlendirilmesini anlatmaya çalışmıştı yaşamı boyunca. 1998 Nobel Edebiyat Ödülü’nü alırken yaptığı konuşmada, “Hayatım boyunca tanıdığım en bilge adam okuma yazma bilmiyordu” diye başlayan Saramago; Avrupa'yı, modernizmi, demokrasiyi, Batı'yı “içerden” bir gözle sürekli eleştirdi. Modernitenin saplandığı bilgi bataklığındaki güdümlemeyi ve yanılsamayı bozmaya çabaladı. Hayatı adalet gözlüğüyle görme gayretinin sonucunda kendi insanlarınca dışlandı ve sürgün edildi. Yine de “doğru yaşadığının sımsıkı bilincinde” olarak kavradı dünyayı.

Haziranda Filistin’de Ölmek Zor

Kaya Tokmakçıoğlu

Kentli bir insanın toprağa alışması gibi bir şeydir ölüme alışmak. Aslında bir tür aslına dönmedir. Ölümün kokusu vardır mesela. Ağırdır! Eminim herkes bu kokuyu farklı deneyimler. Ama alışınca güzel gelir. Toprak kokusuna benzer. Niyeyse bana biraz da kıştan çıkmak üzere hazırlanan toprağın kokusunu anımsatır. Bu yüzden belki ölümün kokusunda biraz kaygı, biraz henüz olmamış olma, çiğ olma durumu, biraz da korkunun kokusunu hissederim.

Kasten Adam Öldürmek

Kaya Tokmakçıoğlu

- … Sonra bıçağı sağ böğrüne sapladım. 
Sesi hafif titriyor. Bunca yılın acısını saniyelere sıkıştırmak müm-künmüş gibi. İsmi Nermin. İlçedeki genelevde çalışıyor. Dar omuzları, önceden iki çocuk taşımış kalçaları ve yıpranmış cildi insanın ilk bakışta onu daha yaşlı zannetmesine sebep. Nadiren gül-düğünde gerçek yaşı ortaya çıkıyor. Üst dişlerini alt dudağına geçirip sağ elini yumruk yaparak konuş-maya devam ediyor.
- Bana orospu dedi. Bana kimse orospu diyemez hâkim bey.
Bir cumartesi öğleden sonrası. İlçedeki genelevin her zamanki sakinliğinden eser yok. Nermin, 103 numarada yere serdiği adamın yanında. Elinde ucundan kan dam-layan sustalı, gözleri boş bakan adama bakıyor. Genelevdekiler çığlık çığlığa. Tepişmeleri duyan Mama Macide odaya girdiğinde karşılaştığı manzara karşısında şu ifadeleri veriyor.

Miladî 1794


Kaya Tokmakçıoğlu

Ve tarih akar gider parmaklarımızın arasından. Ne bir dram ne bir trajedi. Oysa bir adam, kana bulanmış gömleğiyle birlikte uzatmadan önce boynunu, teşhir edilecek meydanda halka. Söyleyecek daha onca şey, onca cehennem. Belki de yanındaki yirmi bir kişiye fısıldayacaktır deli olmadığını, hasta ise hiç. Nedir ki bir insanın önemi milyonların yanında. Hele farklı coğrafyalar söz konusu olduğunda nedir ki!
“Yurttaşlar, içinde devrim olmayan bir devrim mi istiyordunuz?”
Çenesinden kanlar damlayan adam Andre Chénier’i düşünür; bir şairi ölüme yollamak henüz üç gün önce. Kasvet basar her yanını.
“bu şarkılar, sesten şahitleri zindanımın,/bir merak uyandıracaktır; o güzel kadın/ne oldu acaba sonunda./alnını, sözlerini nurdan bir hale sardı;/yanındakiler mutlak korkmuş olmalılardı,/kendi sonlarını görüp onda.” 

Kadında Cisimleşen Kavga: Leylâ Erbil

Kaya Tokmakçıoğlu

‘Kadın’ kavramının toplumsal zeminden yazınsal ortama taşınmasında bir toplumun yaşadığı siyasal ve sosyo-kültürel dönüşümler çok önemli bir etkiye sahiptir. Örneğin, Osmanlı İmparatorluğu’nda kadının toplum hayatından tamamıyla dışlanmış olup ev içine hapsedilmiş olması kadının yüzyıllar boyu yazınsal ortamda sesinin duyulmasını engellemiştir. Resmi tarih her ne kadar ilk kadın romancımızın Fatma Aliye olduğunu söylese de ta Pir Sultanlar zamanından yazma ve okunma uğraşı içinde olup boynu tez vurulan, yazdıkları yakılan, kırbaçlanan onlarca kadın yazar olduğunu biliyoruz.

Avrupalı İki Sürgün

Kaya Tokmakçıoğlu

Her yaşam biriciktir, kendine özgüdür. Kalemi kağıdın üzerine koyarsınız ve yazmaya başlarsınız, elinizi kaldırmadan. Silgi kullanamazsınız, çünkü tükenmez ve hatta dolma kalemle yazıyorsunuzdur. Biricikliğinize imza atarsınız böylece. Yaşamöyküleri de böyle değil midir? Üçüncü sayfa gazete haberlerini açtığınızda, size kahveye gelen bir dostunuz tanımadığınız birinden bahsederken, bir ansiklopedi maddesinde Cilalı Taş Devri insanlarının ya da  Mısırlılar’ın gündelik yaşamlarını okurken hep aynı tepkiyi vermez misiniz? Yaşamın olağanüstülüğünü anımsarsınız ve belki de onun ölüme yazgılı olduğunu düşünerek iç geçirirsiniz. Nedir sizce o zaman yaşamı anlamlı kılan? Para, sevgi, dostluk, haz ..? Geride bıraktıklarımız dediğinizi duyar gibiyim. Bu kimi zaman binlerce öğrenciye anadillerini yazıp okumayı öğretmekken, kimi zaman yapılan elmalı bir kurabiye olabilir. Bazen sizi sevenlerdir geride bıraktıklarınız, bazen de onlarca eser. Avusturyalı yazar Stefan Zweig’ı 19. yüzyılın büyük yazarı Honoré de Balzac hakkında yazmaya iten de Balzac’ın geride bıraktığı “yaşam” olsa gerekir.



Sevgili okurum, ben burada mıyım acaba?

Kaya Tokmakçıoğlu

 Kelimeler dostlarım, bazı anlamlara gelmiyor. Kafamın cam kırıklarıyla dolu olduğunu bile bile, Akaretler Yokuşu’ndan yukarı yürüyorum. Soğuk bir kış akşamı, tarihlerden bilmem ne Kasım 2009 ve günlerden Cuma. Albayımı gecekonduda bırakmış olmanın verdiği huzursuzluk içimde. Gel gör ki sizler varsınız. Hâlbuki ben bundan yıllar önce (sahiden yıllar önce miydi) insanlığın öldüğünü iddia etmiştim. Ne değişti ki dersiniz? Arkamdan esen rüzgâr paltomun yakasını dikleştirmemi öğütlüyor. Kafamda gene aynı şapka, hani şu sizin beni Sirkeci’de, ellerim paltomun cebinde gördüğünüz fotoğraftaki şapka. Yokuşun sonunda sağda bir tabelanın üzerinde İşletme Fakültesi yazıyor. Sahi benim zamanımda elektrik mühendisi yetiştirilirdi bu binada. Elektrik yüksek mühendisleri de Gümüşsuyu’nda okurlardı galiba. Giriş kapısında iki kızcağız bilet kesiyor. Koçanların üzerinde Tehlikeli Oyunlar yazıyor. Binaya adımımı atmaya çalışıyorum.

Âciz

Kaya Tokmakçıoğlu

İlaç mı, havagazı mı diye düşünüyorsun. Kavurucu bir ağustos sıcağı, üzerindeki gömleği sırılsıklam yapmış. Pencere aralığından süzülen hafif bir rüzgâr boynundan ayakuçlarına doğru iniyor. Ürperiyorsun. Denize doğru inen sokak boyunca bir adamla bir kadın geçiyor, belki sarhoş. Adama imreniyorsun. Sadece tensel bir istek değil bu. Seni yaşamın boyunca en iyi kadınlar anladığından biraz da. Önce annen, sonra mahallede futbol oynarken kaleye geçirdiğiniz Arzu, üniversite yıllarında Günseli, sen büyüyüp adam olunca Rüya, sonra ve en son tekrar annen. Ama şimdi hiçbiri ortalıklarda yok. 



Bilim ve Devrim: NEWTON

Kaya Tokmakçıoğlu

Marx, “Kapital”de görüngü ile öz arasında fark olmasaydı, bilimin kendisine gerek kalmazdı tespitinde bulunur. Bilimsel dünya görüşü bizlere yabancı bir kavram değil. Arkasındaki nice emeğin, çabanın varlığı; bugün insanı, dünyayı ve evreni daha rahat kavramamıza yardımcı oluyor. Kuşkusuz birikimli bir süreç bilim tarihinin kendisi ve bu süreçte baş rolü oynayan aktörler insanlık tarihine adlarını altın harflerle yazdırmışlar. Söz konusu Sir Isaac Newton olduğu zaman biraz durup düşünmemiz gerekiyor. Aynı anda fizikçi, matematikçi ve gökbilimci olan bir dehadan söz ediyoruz. Newton’da deha disiplinle buluştuğu için insan Tanrı’ya daha da yaklaşıyor, yaratıma ortak oluyor.