KÜÇÜK BEYAZ YALANLAR



LES PETITS MOUCHOIRS
AKBANK GALALARI - Fransa
Birbirlerini yıllardır tanıyan 6 arkadaş her yıl Max’ın Ferret Burnundaki evinde birlikte iki hafta geçirmektedirler. Film tatile çıkmalarına birkaç gün kala başlar. Filmin açılışının çok benzerini daha önce başka filmlerde defalarca görmüş olabilirsiniz, ancak bu benzerlik açılışta kalacak, çünkü arkadaşlık ve kadın-erkek ilişkilerini olduğu kadar, hatta onlardan daha fazla bencillik, vefa, sorumluluk, diğerinden bıkma, korku, sevgi, tahammül etme, hüzün, sevilme ihtiyacı, çaresizlik ve dostluk gibi temel duyguları da perdeye yansıtan, baştan sona duygulara hitabeden bir film izliyoruz. Karaketerler sık sık duygusal dalgalanmalar yaşarken salon da buna paralel olarak bazen kahkahalarla doluyor, hemen peşinden perdede yaşanan hüzün salonun havasını neredeyse elle tutulur derecede ağırlaştırıyor. Geçen festivalden bu yana salondaki tüm seyircileri böylesine avcunun içine alan bir film seyretmemiştim.


Max rolünde François Cluzet ve Vincent rolünde Benoit Magimel bakışları ve tavırlarıyla repliklerinden çok daha fazlasını anlatıyorlar. Yönetmen Guillaume Canet’in eşi Marion Cotillard Marie’yi canlandırıyor. Merak edenler için Max’ın evinin bulunduğu yer Ferret Burnu Fransız riveyerasında Nice’in doğusunda yer alan bir yarımada. Tatillerini geçirdikleri evde yapılacak çekimlerde yabancılık hissetmemeleri ve her sene geldikleri bir yer havasını yaratmak için çekimler başlamadan birkaç ay önce ekip bu evde birkaç gün geçirmiş. Filmden beni etkileyen bir kaç sahne; tatillerini geçirecekleri yer perdede ilk göründüğü an, yaptıkları futbol maçı ve Max’ın sansarlı rüyası.


Ekipteki herkesin Fransız sinemasının ünlü oyuncuları olduğunu (tabir-i caizse yıldız takımı olmasını) ve 25 milyon dolarlık bütçesini de dikkate alarak Fransız sinemasının Hollywood-vari bir filmi desem haksızlık mı etmiş olurum acaba? Yorgun bir günün akşamı keyifli bir kaç saat geçirmek için seyredilebilecek bir film.

KADININ FENDİ



MADE IN DAGENHAM
DÜNYA FESTİVALLERİNDEN - İngiltere

Yıl 1968. İngiltere. Ford araba fabrikasının bulunduğu Dagenham’dayız. Film gerçek bir hikayeye dayanıyor. O dönemde fabrikada 38,000 erkek ve 187 kadın işçinin çalıştığını film başındaki kısa yazılardan okuyoruz. Açılışta neşeli bir Haziran sabahı kadınlı erkekli grupların bisikletlerle fabrikaya gelip işbaşı yapmalarını izliyoruz. Fabrikada kadınların çalıştığı tek yer otomobillerdeki koltukların döşemelerinin dikildiği atölye. Burada 187 kadın bir karış eninde uzun deri şeritlerden arabaların döşemelerini dikiyor ancak diktikleri döşemelere ait ellerinde ne bir kalıp var ne de onlara yol gösterecek işaretler. Bu dar upuzun şeritleri döşemeye çevirebilmek için uzmanlık gerektiği açık, zaten bu nedenle atölyeye sınavla eleman alınıyor. Oysa kadınlar vasıfsız işçi olarak çalıştırılıyor, üstüne üstlük saat başına aldıkları ücret erkeklerden daha düşük.
7 Haziran 1968 günü bu atölyedeki kadınların greve gidişleriyle başlayan süreçte kadınların Rita O’Grady liderliğinde haksızlığa karşı duruşunu izliyoruz. Kadınların erkeklerle eşit ücret almasını sağlayıncaya kadar sürecek bu direniş tarihe bir devrim olarak geçecektir. Filmin hoşuma giden yanı kadınların sorunlarını dile getirirken bunu erkeklere benzemeye çalışmadan, erkeklerin kurallarını kullanmadan kısaca onları taklit etmeden yapmaları. Ne istediklerini bilen, taleplerinin haklı olduğunun farkında olan bu cesur kadınlar o güne değin kimsenin cesaret edemediği bir grev başlatıyorlar. Üstelik başlatmakla da kalmıyor, haklılıklarını diğerlerine de anlatabiliyor ve onları da kendi saflarına çekebiliyorlar. Yönetmen, kadınların (o yıllarda) toplumdaki yerini anlatırken ister işçi sınıfından bir kadın ister o fabrikanın müdürünün karısı olsun hatta isterse çalışma bakanı olsun, sadece kadın oldukları için yaşadıkları sorunlardaki benzerliği net bir şekilde anlatmış.


Toronto film festivalinde film Milk ve Mad Man karışımı olarak tanımlanmış. Kesinlikle katılıyorum ve bu filmi izlemenizi tavsiye ediyorum. Unutmadan yönetmeninin Nigel Cole olduğunu, Sally Hawkins’in Rita rolündeki başarısıyla ödül aldığını ve filmin ana müziğinin eski bir Dagenham çalışanı Sandie Shaw tarafından seslendirildiğini not düşeyim.
Bugün 40 yıl sonra özelde kadınların genelde azınlıkların durumu şu anda istenen düzeyde mi? Filmdeki şarkıda dediği gibi eğer gerçekten istiyorsan istediğini alabilirsin, ama denemeli, denemeli ve yine denemelisin, sonunda başaracaksın. Anlaşılan denemeyi sürdürmemiz gerekiyor.
You can get it if you really want
But you must try, try and try
Try and try, you'll succeed at last

LUCIA


LUCIA
MAYINLI BÖLGE – Şili
Lucia babasıyla birlikte Şili’nin başkenti Santiago’da eski bir binada yaşayan 30lu yaşlardaki genç bir kadındır. Filmin yönetmen Şilili Niles Atallah filmi bir kadın, bir ev ve bir ailenin portresi olarak tanımlıyor. Yönetmenin bu ilk uzun metrajlı filminde çoğu yerde dolaylı anlatımlar kullanılmış, örneğin filmin hangi dönemde geçtiğine ilişkin bir bilgi verilmemekle beraber 2006’da geçtiğini tahmin ediyoruz çünkü televizyonda Genereal Pinochet’in cenaze törenini izliyoruz. Film çok ağır bir tempoda ilerliyor. Öte yandan aralarda canlı renklerin yer aldığı tablomsu görüntüler neredeyse bu yavaşlığı telafi edici bir etki yaratıyor. Bu tablomsu görüntülerin fotoğraflar olduğunu öğrendiğimde baya şaşırdım. Filmde zaman zaman video görüntüleri ve fotoğrafların arka arkaya getirilmesiyle oluşturulan bölümler varmış meğerse. Adı üstünde Mayınlı Bölge filmi.

2010 Valdivia En İyi Yönetmen
2010 Santiago En İyi Görsel Çalışma
Çekmecemiz bir yaşını doldurdu. Kimimizin eli, onun sayesinde kalem tuttu, kimimize hikayelerimize yayımlayabileceğimiz, kimimize de fikirlerimizi savunabileceğimiz bir ortam oluşturdu. Toplandık, kararlar aldık, sıkıntı yaşadık, gerektiğinde sayı birleştirdik ama hep çıkardık. Hepimiz bir ucundan tuttuk, hepimiz gözümüz gibi baktık, sevdik. İlk sayılarda "Devamı gelecek mi?" diye düşünürken bir yıl geçiverdi. Üstine bir de blogumuz oldu. Olumlu tepkiler aldık. Hep mutlu olduk. Bundan böyle de öyle olacağını umuyoruz. 

Aşağı Yukarı

Umut Gündüz
Perşembe öğle saatleri. “Bu insanların işi gücü yok mu, ne arıyorlar otobüste” diye bezgin bezgin düşünüyorum. Ben tez görüşmesine gidiyorum. Bir nevi iş. Kuzguncuk’tan geçiyoruz. Deniz kenarında sıra sıra apartmanlar, hepsinin alt katları dükkan. Bir aralıkta ağaçlarla birlikte deniz görülebiliyor. Buraya apartman dikmek için bir yol bulamamışlar herhalde. İşte bu boşluktaki ağaçların dibinde, ayakta denize bakarak mısır yiyen iki orta yaşlı kadın gördüm. “Ne konuşuyorlar acaba” diye düşündüm. Kuzguncuk sırtlarına uzanan evlerde oturan iki “ev hanımı” olsalar; sahilde bulamayacaklarından mısırları evde kaynatmış, kağıt havlulara sarıp getirmiş olsalar; ordan burdan laflasalar; mısırları bitirdikten sonra biraz dertleşseler evlerine dönmek istemez gibi…

Bin Lira

Nilüfer Çifçi
Körfez Otel’in sahibi Avni Sarıbaş bir yandan küfürlerin binini bir paraya savuruyor bir yandan da sigarasını sömürücesine içiyordu. Sıcaktan ama ziyadesiyle sıkıntıdan, gömleğin düğmelerini çözmeye dahi erinmiş, öylece soyup asmıştı. Kapısında boncuklu sineklik asılı odasında bulmacayla boğuşurken aynı zamanda elemanların burnundan getirmeyi ihmal etmiyordu.

Kızıl Yıldız: Bolşevik İdeolojinin Romana Yansıması (II)

Kaya Tokmakçıoğlu
Güvence altına alınmış özgürlük ve eşitlik
Partinin ve partiyi destekleyenlerin kulaklarına daha hoş gelen Bogdanov’un Bolşevik ideoloji için oldukça önemli olan konuları ele alışıdır. Marx ve Lenin’de merkezi önemde olan eşitsizlik ve sömürü romanda işçilerin ve toplumun daha alt tabakalarında olanlarda yankısını bulur. Burada Bogdanov ütopyacı bir devlette özgürlük ve eşitliğin nasıl sağlanacağı ve garanti altına alınacağını açıklar ve bunun etrafındaki sis perdesini kaldırmaya çalışır.

Cennet Bacı

Didem Çınar 
Yavaşça yaklaşıyorum ve sarılıyorum arkasından. İrkilip dönüyor hemen. Hiç bir şey söylemiyor, beni evin içine doğru çekerken. Kapının hemen ardında, eskiden misafir odası olarak kullanılan odaya giriyoruz. Sarılıyor ve ağlamaya başlıyor. İlk sorusu: “Baban nasıl?”
Kendimi bildim bileli 94 yaşında. Doğum tarihi, seferberlik. Adı, Cennet. Küçük aklım için ahiret, cennet, cehennem sarmalından beni çekip çıkartan Cennet Bacı.

Küfür

Engin Sansarcı
Küfür, cinsel göndermeler içeren bir söylem türüdür. Küfürler, nesneli ve nesnesiz olmak üzere ikiye ayrılır. Nesnesiz küfürler genellikle zararsız olup, yalnızca bazı durumlarda ayıp olarak görülür. Nesneli küfürler ise aynı anda hem hakaret, hem de tehdit anlamı içerebilen tek söylem türüdür.
Her ne kadar çoğunlukla erkekler tarafından kullanılsa da, küfür eden kadınlara da rastlamak mümkündür. İster bir erkek isterse de bir kadın tarafından kullanılsın, küfür her zaman bir erkek bakış açısının ürünüdür. Küfür olarak kullanılan sözcük grubu küfrün muhatabı olan kişinin birinci dereceden yakını olan bir kadını veya muhatabın kendisini hedef alabilir. Her iki durumda da değişmeyen tek şey, küfrün temelinin erkek cinselliğine dayanmasıdır.

Çoğunluk

Yönetmen: Seren Yüce
†  İnsan yine bir insan için hangi koşullar altında ötekileşir? Nasıl bir duygusal birikim kendinden olmayanı hor görmeye belki de ondan korkmaya sebep olabilir? Çoğunluk filmi ayrımcı ve faşizan duygularla örülü bir çevrede amaçsızca yetişen bir çocuğun eninde sonunda nasıl çoğunluğa katıldığını anlatıyor. Çocuk, kendine ve arkadaşlarına yetişkin olduğunu ispatlamaya çalışırken, tesadüfen ötekine âşık oluyor, ya da sırf şımarıklığından olduğunu sanıyor. Çoğunluktan izin çıkmayan bu ilişkiye direnmeye çalışıyor çocuk ya da izin verilmediği için inatlaşıyor. İzlerken tezatlıklarıyla bazen güldüren, bazı oyunculukların ise insanı gerçekten sinir edecek kadar iyi olduğu izlenesi bir film.

İş

Sel Yoldaş
“Abla hazır mısın?” diyen sesi duyduğunda, kapının girişindeki ayakkabılığın birkaç yerinden çatlamış aynasında üstünü düzeltiyordu. Yıllardır düğünlerden başka yerde giymediği için hâlâ ilk alındığı günkü gibi duran siyah hırkasını giymiş, eşarbını çenesinin altından bağlamıştı. Ayakkabılarını geceden boyamış böylece “Eh idare eder” şekline getirmişti. Ayakkabısını giydi, çantasını koluna taktı, sağ ayağıyla çıktı eşikten. Ardından kapıya çıkan kızının “Anama bak anama!” sözünü duydu. “Kapıyı tanımadığın kimseye açma, dolapta yemek var! Az az ısıt, hepsini birden ısıtırsan bozulur” diye tembihledi kızını, daha da devam edecekti ki Nurhayat, “Abla geç kalıyoruz. Sanki gurbete gidiyorsun. Koca kız o ne yapacağını bilir” diye çekiştirdi kolundan.

Yeşil Peri Gecesi

Yazar: Ayfer Tunç
†  Güzellik nedir? Bir insanın hayatını ne derece etkileyebilir? Günümüz medyasında, toplumsal ilişkilerde hatta gündelik sohbetlerimizde bizi fazlasıyla meşgul eden güzellik kavramının aslında nelere alet edildiğini, hangi baskıları doğurduğunu ve nasıl da kendisini yok etmeye mahkûm bırakılan bir kavram olduğunu yüzümüze bir tokat gibi çarpan etkileyici bir kitap “Yeşil Peri Gecesi”… Toplumdaki sığ düşünceler, medyanın kışkırtıcılığıyla birleşince kişinin, en güzel nitelikleriyle huzur içinde yaşaması bile mümkün hale gelemeyebiliyor. Hele de küçük yaşlardan itibaren bu savaşı veren bir kişiyseniz iş bulmadan arkadaş edinmeye, sevgili edinmekten huzurlu bir aileye sahip olmaya kadar her türlü çabanızda, güzel oluşunuzun türlü sonuçlarıyla mücadele etmek zorunda kalmaktan yorulabiliyor ve sizi bu hale getirenlerden öç almaktan başka çareniz kalmadığını düşünebiliyorsunuz.  “Yeşil Peri Gecesi” bizi tüm bu sürecin can sıkıcı anlarına ortak ediyor ve bugüne kadar güzellik ile ilgili pembe boyalı yazıların anlamsızlığını apaçık ortaya koyuşuyla da bir karşı duruş sergiliyor.


8 Eylül Çarşamba

Ümit Şenesen
Bugün 8 Eylül Çarşamba.
Girne’nin elli kilometre doğusunda
ahşap tatil evinin kapısında
gölgesini aydınlatmatan bıkkın bir lâmba.
Aşağıda deniz
aç bir hayvan gibi homurtularla
vuruyor kumsala dalgalarını.
Bir sürü kuş, karga galiba,
yiyecek arıyor
daldırmış kumlara gagalarını.
Geceyi örten simsiyah aba
gökte yıldızları da titretiyor.
Arkadaki dağlara doğru uzuyor
zifiri karanlık.
Zaman donmuş kıpırdamıyor,
sanki gökte Kutupyıldızı mübarek
ya da eski adıyla Demirkazık.
Hiç de yeri değilken
Bir fısıltı kulağımın dibinde titrek.
Sahiden o mu acaba?
Dönüp sesleniyorum:
“Sen misin baba?”


8 Ağustos 2010


Erkeklerin Hikayeleri

Murathan Mungan’ ın bu seçkisi, ömrünüzde okuyacağınız en güzel öykü seçkisi olmaya aday.  Öykülerin dili, anlatımı, konuları ilgi çekici ve modern çağın insan ilişkilerine etkilerini ortaya serişi bakımından çok etkileyici… Bir aile yemeği, bir tatil, bir hatıra, bir otel odası, bir sevgili… Tüm bunlar nedir bir erkek için? Merak ediyorsanız çekinmeden okuyun. Merakınızı gidermekle kalmayacak, yazınsal hazzın doruklarında kısa bir tura çıkacaksınız.

Merhaba,

En çok adres sorulan aylardan biridir Ekim. Şehre yeni öğrenci ve veliler gelmiştir, yurtlara yerleşilir, evler tutulur, kısacası yeni bir dönemece keyifle girmenin heyecanı yaşanır. Yapraklar kurur, yaprakların üzerine basarak eğlenenlere gün doğar, ağaçlar çıplaklıklarından utanmış gibi mazlumdur... Peki ya edebiyat ne yapar her sonbaharda? Kurumaz, aksine coşar, adresini bilir, kekremsi tadını şairlerin yüreklerine bırakır, kelime olur akar. Attila İlhan “Oysa ben akşam olmuşum yapraklarım dökülüyor usul usul, adım sonbahar” demiştir. Nâzım Hikmet’in yüreği ise Piraye’nin kelimeleriyle dolmuştur. Bir sonbahar gecesinde elinde tuttuğu kaleminden – belki de- hapishane duvarına, kelimeler sunmuştur:

Kızıl Yıldız: Bolşevik İdeolojinin Romana Yansıması (I)

Kaya Tokmakçıoğlu
Aleksandr Bogdanov’un Kızıl Yıldız’ı Rusya’nın siyasal ve toplumsal ortamını altüst eden ve böylece politik söylemi Çarlık’tan, halkın iradesini yansıtan siyasi partilere geçiren 1905 devriminin rüzgârında yazılmıştır. Aynı dönemde 19. yüzyıldan devralınan, kentlere akın, artan okuma-yazma oranı ve yeni bir entelektüel sınıfın oluşması şeklinde özetlenebilecek bir modernizm de Rusya topraklarında gerçekleşiyordu. Toplumsal düzlemdeki bu yarılma beraberinde kitle partisine olan destek ve siyasi propaganda mekanizmalarının gelişkinliğinin artması gibi birçok siyasal değişime yol açıyordu. Çarlık Rusyası artan şekilde kırılganlaşıp siyasallaştıkça Bolşevikler yeraltından çıkıyor ve ideolojilerini sıradan parti üyeleri veya halka anlatabilmek için farklı yöntemler geliştiriyorlardı. Kitlelerin hızla siyasallaştığı bu ortamda, Bogdanov’un Kızıl Yıldız’ı da, Bolşevik ideolojinin siyasi bir roman aracılığıyla oluşturulma çabası olarak görülebilir.

Svefn-G-Englar*

Yasin Kütük


Kentin ışıkları, sokakları, insanları, uğultusu, sesten ve ışıktan bir soru işaretiydi ona, sesten ve ışıktan bir yanıt.
(“Hayallerim, Aşkım ve Sen” filminden)
“İstanbul sen ne büyülü bir şehirsin!”, diye geçiriyordum içimden dün gece, denizin koyu renkli bedeninin üzerinde gezinirken sisli bir yalnızlık tabakası.
Fotoğraf: Ara Güler

Gel-Git

Serkan Değirmenci
Gözlüğünü çıkarıp gözlerini ovuşturdu, oturduğu yerde şöyle bir gerindi. Yanındaki camın buğusunu uzanıp elinin tersiyle hafifçe sildi. Dışarısı bembeyazdı. Önüne döndüğünde gözü kar-şıdaki yanıp sönen kırmızı rakamlara takıldı, hava soğuktu ve gelmeye az kalmıştı.
Fotoğraf: Öner Temur

Mesafe

Pınar Dursun
Sevincim çığlıklarımda hür-riyetine kavuştu. Çocukluğumdan beri hayalini kurduğum şeye ilk adımımı atmıştım. Elimde sonuç belgem salona koştum.
Annem başka bir şehirde üni-versite kazanmama çok bozul-muştu, tıp fakültesini kazanmış olmam bile yetmemişti ona.  Yaşadığımız şehirde de üniversite vardı, neden yanlarında kalıp o üniversiteye gitmiyordum ki. Ba-bam ise çok sevinmişti, onun küçük kızı büyük şehirlerde süzülecekti beyaz önlüğü ile. Kayıt yaptırmaya da o düştü benimle yollara. En son on yıl önce halamın düğününde karşılaştığı kuzeni İstanbul’da yaşıyormuş, beni bir yere yerleştirene kadar babamla yanlarında kaldık. Aksaray diye bir yerde oturuyorlardı, tıp fakültesine çok uzaktı. Ya da bana çok uzak gelmişti. Sonradan anlayacaktım ki bu şehirde mesa-feler metre ile değil kilometre ile zikrediliyordu. Çok eski ve küçük bir evde dört çocuğuyla yaşı-yorlardı, yanlarında kalmam pek mümkün olmadığı için başka bir yer aradık. Şansımıza yakınlarda bir yerde bir öğrenci evi bulduk. Üç katlı cumbalı eski bir evin giriş katındaki bir odada ev sahibi yaşıyordu, geri kalan dört odasını da öğrencilere kiralıyordu. Orta katta bu sene öğretmen çıkan bir kızın odası boşalmıştı. Babam kuzenine yakın olduğu için orada kalmama razı oldu ve ertesi gün odama yerleşip babamı yolcu ettim.


Fotoğraf: Elif Sanem Karakoç

ARAP MEHMET

             Ümit Şenesen

Kara kıvırcık saçları,
boncuk gözleriyle
Arap Mehmet’i gördüm düşümde.
Öldüğü gün, Perşembe,
“Cuma’yı bekleyemedi kâfir”
demiş bir köylüsü.
Mehmet kâfir miydi bilemem
ama güzel içerdi doğrusu.
İçti mi de dili çözülür,
uzun ibrişim kuşaklar gibi
püfür püfür esen şiirli öyküler düzerdi.
Onu dinlemek için köyün gençleri
şarap alıp evine giderlerdi.
Şarap dediğim de “Güzel Marmara”.
Mudanya’nın Kumyakası’nda
kapısı denize açılan adam da
“Çankaya” içmez ya!

24 Kasım 1998